Rafoloji Logo

Rafoloji

Kültürlü İnsanların Sosyal Kitap Ağı

📜

Halka Duyurulur

Yükleniyor...

⚜️

✨ Kar amacı gütmeyen bir ekip tarafından okur ve yazarlar için oluşturuldu.Ömür Boyu Ücretsiz ve Reklamsız!

🌟 Kültürlü İnsanların Sosyal Kitap Ağı

Ücretsiz Kayıt Ol
Atatürk “Bitti” Demeden Bitmez... Bazı insanlar yaşadı - Yusuf Tandoğan | Rafoloji
BEYNİM YORMA BENİ

BEYNİM YORMA BENİ

Yusuf Tandoğan

Atatürk “Bitti” Demeden Bitmez...
Bazı insanlar yaşadıkları zamanın içinde kalır. Bazıları ise yaşamadıkları zamanı bile değiştirir. Aradan yıllar geçer, isimleri kitapların sayfalarında, heykellerin kaidelerinde, meydanların adlarında yaşamaya devam eder. Fakat asıl büyük insanlar bunlardan daha fazlasını yapar. Onlar, kendilerinden sonra doğan insanların hayatına görünmeden karışırlar.

Bir çocuğun okulda öğrendiği ilk harfte, bir gencin üniversitede kurduğu cümlede, bir kadının kendi hayatı hakkında verdiği kararda, bir yurttaşın sandık başında kullandığı oyda, bir insanın “Ben kendi kararımı kendim vereceğim” diyebilmesinde onların izleri vardır.

Ben Mustafa Kemal Atatürk'e biraz da buradan bakıyorum.

Çünkü onu yalnızca geçmişte yaşamış büyük bir asker olarak okumak, bana göre onun hikayesini yarıda bırakmaktır.

Çanakkale'yi bilmek gerekir.

Sakarya'yı bilmek gerekir.

Büyük Taarruz'u bilmek gerekir.

Fakat bütün bunların ötesinde şu soruyu sormak gerekir

Bir insan, savaş kazandıktan sonra neden yetinmez?

Neden yeniden bir ülke kurmaya girişir?

Neden ordunun ardından okullara, üniversitelere, hukuka, ekonomiye, dile, sanata ve bilime yönelir?

Çünkü Mustafa Kemal'in asıl mücadelesi yalnızca işgal kuvvetlerine karşı değildi.

O, aynı zamanda geri kalmışlığın kader olduğuna inanma alışkanlığına karşı mücadele ediyordu.

İşte benim için Atatürk'ün büyüklüğü burada başlıyor.

Bir savaş kazanmak büyük bir askerlik başarısıdır.

Fakat savaşın ardından bir milletin nasıl yaşayacağını düşünmek, başka bir mertebedir.

Atatürk'ü Atatürk yapan, ikincisini de yapmış olmasıdır.

Tarihi bilmeden Atatürk'ü anlamak mümkün değildir

İlber Ortaylı'nın tarih anlayışında benim en değerli bulduğum taraflardan biri, olayları kendi zamanlarının şartlarından koparmamaktır.

Çünkü tarih, bugünün rahat koltuğundan geçmişe hüküm vermek değildir.

Bir dönemin korkusunu, imkanını, imkansızlığını, dünyadaki güç dengelerini ve insanlarının zihniyetini anlamadan o dönemi değerlendiremezsiniz.

Atatürk'ü de böyle okumak gerekir.

Bugün bize son derece sıradan gelen Cumhuriyet fikrinin, o günün dünyasında ne kadar büyük bir dönüşüm olduğunu düşünmek gerekir.

Bir imparatorluğun son yüzyılını düşünün.

Savaşlar.

Toprak kayıpları.

Ekonomik bağımlılık.

İşgal.

Yorgun bir toplum.

Yetersiz eğitim.

Dağılmış kurumlar.

Ve bütün bunların üzerine, geleceğe dair büyük bir belirsizlik.

Sonra bir adam çıkıyor ve diyor ki

“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

Bu cümleyi bugün yalnızca tarihi bir söz olarak okuyabiliriz.

Ben okuyamıyorum.

Ben bunun içinde bir zihniyet değişimi görüyorum.

Kaderi başkasının elinden alıp milletin kendi eline vermek.

İşte Cumhuriyetçilik benim için burada başlıyor.

Cumhuriyet yalnızca bir yönetim şekli değildir.

İnsanın kendi kaderinde söz sahibi olduğunu kabul etmektir.

Kuldan yurttaşa geçiştir.

Bir hanedanın iradesinden milletin iradesine geçiştir.

Devletin karşısında sessizce duran insanın, devletin sahibi olduğunu bilmesi demektir.

Bu yüzden Cumhuriyet'i yalnızca bir rejim olarak değil, bir vatandaşlık terbiyesi olarak görüyorum.

İnsan kendisini devletin önünde küçültmeyecek.

Devlet de kendisini insanın üzerinde görmeyecek.

Aradaki ilişki hukukla kurulacak.

Bence Cumhuriyet'in asıl asaleti burada.

Milliyetçilik: Kendini bilmek, başkasını küçümsememektir

Atatürk'ün milliyetçiliğini anlamak için de sloganlardan kurtulmak gerekir.

Çünkü milliyetçilik kelimesi, tarihin farklı dönemlerinde çok farklı anlamlar taşımıştır.

Atatürk'ün milliyetçiliğini başka toplumları küçümseyen, ırk üstünlüğü arayan veya başkasının varlığını tehdit olarak gören anlayışlarla aynı yere koymak bana doğru gelmiyor.

Onun meselesi başka bir şeydi

Kendi milletinin kaderine sahip çıkması.

Bir milletin kendi geleceğini kendisinin belirlemesi.

Kendi tarihini bilmesi.

Kendi kurumlarını kurması.

Kendi ayakları üzerinde durması.

Ve bağımsızlığını başkasının lütfuna bırakmaması.

Bence milliyetçiliğin en temiz tarafı burada.

Kendi milletini sevmek için başkasından nefret etmek zorunda değilsin.

Kendi tarihine sahip çıkmak için başka milletlerin tarihini küçümsemek zorunda değilsin.

Hatta gerçek tarih bilgisi insanı fanatizmden uzaklaştırır.

Çünkü tarihi bilen insan bilir

Dün güçlü olan bugün zayıflayabilir.

Dün hükmeden bugün hükmedilebilir.

Devletler doğar, büyür, dönüşür, bazen de yıkılır.

Geriye kalan ise toplumların kendilerini yenileme kabiliyetidir.

Atatürk'ün milliyetçiliğinde benim gördüğüm şey tam da budur

Bir milletin kendisine güvenmeyi öğrenmesi.

Halkçılık: Devletin karşısında insanın onuru

Halkçılık denildiğinde bazen yalnızca siyasi veya ekonomik bir kavram düşünülüyor.

Ben daha temel bir yerden bakıyorum.

Bir devletin büyüklüğü, saraylarının büyüklüğüyle değil, vatandaşının hukuk karşısındaki değeriyle ölçülür.

İnsan hangi ailede doğmuş olursa olsun.

Ne kadar serveti olursa olsun.

Hangi çevreden gelirse gelsin.

Hangi mesleği yaparsa yapsın.

Devlet karşısında yurttaş olarak aynı değere sahip olmalıdır.

Bu, bugün kulağa basit geliyor.

Ama tarihe bakınca hiç de basit değildir.

İnsanların doğdukları sınıfa göre hayatlarının belirlendiği çağlardan geçtik.

Soyun, servetin, makamın ve ayrıcalığın insanın kaderini belirlediği toplumlar gördük.

Cumhuriyet ise başka bir şey söyledi

Sen doğduğun yerden ibaret değilsin.

İşte eğitim bu yüzden önemlidir.

Çünkü eğitim yalnızca bilgi vermek değildir.

İnsanın kaderini değiştirebilmesidir.

Bir çocuğun doğduğu evin sınırlarını aşabilmesidir.

Kendisine çizilmiş hayatın dışına çıkabilmesidir.

Atatürk'ün halkçılığını düşündüğümde, onun arkasında böyle bir insan fikri görüyorum.

Ve bu bana çok kıymetli geliyor.

Laiklik: İnancı değil, insanın vicdanını korumak

Laiklik konusunda Türkiye'de bazen o kadar fazla slogan konuşuluyor ki, kavramın kendisini unutuyoruz.

Oysa mesele çok açık

Devlet, insanın vicdanına hükmetmemelidir.

İnanan insan da özgür olmalıdır.

İnanmayan insan da.

Farklı inanan insan da.

Çünkü devletin görevi insanların neye inanacağını belirlemek değil, onların hukukunu güvence altına almaktır.

Laiklik bu nedenle benim için dine karşı olmak değildir.

Tam tersine, inancı siyasetin ve devlet gücünün baskısından koruyan bir anlayıştır.

Ve burada laikliğin başka bir yüzü ortaya çıkar

Akıl özgürlüğü.

Sorgulama özgürlüğü.

Bilim yapabilme özgürlüğü.

Bir fikri yalnızca söylendiği için değil, doğru olduğu için kabul etme alışkanlığı.

Atatürk'ün bilime verdiği önemi laiklikten ayrı düşünemiyorum.

Çünkü aklın özgür olmadığı yerde bilim gelişemez.

Bilimin gelişmediği yerde toplum ilerleyemez.

İlerlemeyen toplum ise bir süre sonra kendi kararlarını başkalarının bilgisine bırakır.

Bu da bağımsızlığın başka bir biçimde kaybedilmesidir.

Devletçilik: Bir ülkenin ayağa kalkma meselesi

Devletçilikte ise tarihsel şartları unutursak haksızlık ederiz.

Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye bugünkü Türkiye değildi.

Sanayi yetersizdi.

Sermaye sınırlıydı.

Ekonomik altyapı zayıftı.

Eğitimli insan gücü azdı.

Üstelik ülke uzun savaşların ardından çıkmıştı.

Böyle bir ortamda devletin kalkınmanın dışında durmasını beklemek gerçekçi değildi.

Devletçilik bu şartların içinden doğdu.

Burada benim için önemli olan, Atatürk'ün hazır bir kalıbı Türkiye'ye zorla uygulaması değil, ülkenin ihtiyacına bakarak çözüm üretmesidir.

Bu yüzden devletçiliği de dogma olarak değil, tarihsel bir kalkınma aklı olarak okuyorum.

Bir ülke ekonomik olarak bağımsız değilse siyasi bağımsızlığının da eksik kalacağını biliyordu.

Çünkü başkasına muhtaç olanın karar özgürlüğü de sınırlıdır.

Bağımsızlığın yalnızca bayrakla korunmadığını anlamıştı.

Fabrika da bağımsızlıktır.

Okul da.

Üniversite de.

Bilim de.

Üreten insan da.

İnkılapçılık: Geçmişe saygı duymak, geçmişte yaşamamak

Ve inkılapçılık...

Belki de Atatürk'ün bugüne en fazla seslenen ilkelerinden biri.

Çünkü dünya değişiyor.

Her çağ kendi insanından başka türlü düşünmesini istiyor.

Dün işe yarayan bir kurum bugün yetmeyebilir.

Dün doğru olan bir yöntem bugün yanlış sonuç verebilir.

Bir toplumun geçmişiyle gurur duyması güzeldir.

Ama geçmişin içinde yaşamaya başlaması tehlikelidir.

Atatürk'ün yaptığı şey bana göre geçmişi silmek değildi.

Geçmişin içinden geleceğe yürümekti.

O yüzden değişimden korkmadı.

Eğitim sistemini değiştirdi.

Hukuku değiştirdi.

Alfabeyi değiştirdi.

Kadının toplumdaki konumunu güçlendirdi.

Bilime ve üniversiteye yeni bir yön verdi.

Kültür hayatını dönüştürdü.

Bütün bunların arkasındaki düşünceyi tek bir cümlede toplamak gerekirse benim aklıma şu geliyor

“Dünya değişirken biz seyretmeyeceğiz.”

İnkılapçılık, bana göre budur.

Kendi zamanının gerisinde kalmayı reddetmek.

Altı ilke, tek bir düşünce

Bu ilkeleri tek tek okuyunca altı ayrı başlık görüyoruz.

Birlikte okuyunca ise başka bir şey ortaya çıkıyor.

Cumhuriyetçilik, milletin iradesini merkeze alıyor.

Milliyetçilik, milletin kendi kaderine sahip çıkmasını istiyor.

Halkçılık, yurttaşın eşitliğini savunuyor.

Laiklik, vicdanı ve aklı özgürleştiriyor.

Devletçilik, ekonomik bağımsızlığı güçlendiriyor.

İnkılapçılık, toplumun çağın gerisinde kalmasını engelliyor.

Ve bütün bunların arasında görünmeyen bir omurga var

Akıl.

Belki Atatürk'ü anlamanın en önemli anahtarı bu.

O, insanlara yalnızca ne düşüneceklerini söyleyen bir lider değildi.

Düşünmeleri gerektiğini söyleyen bir liderdi.

Bilime bak.

Tarihe bak.

Dünyaya bak.

Milletinin şartlarına bak.

Sonra karar ver.

Bence onun çağdaşlığı tam olarak burada.

Atatürk'ü sevmek

Ben Atatürk'ü yalnızca bir fotoğraf olarak görmek istemiyorum.

Bir kalıba konmuş, her yıl aynı cümlelerle hatırlanan, yalnızca törenlerde ortaya çıkan bir tarih kişiliği olarak da görmek istemiyorum.

Çünkü onun hayatı buna sığmayacak kadar büyük.

Ben Atatürk'ü düşündüğümde bir savaş meydanındaki komutanı görüyorum.

Ama yalnızca onu değil.

Kitap okuyan bir insanı görüyorum.

Tarih üzerine düşünen bir insanı görüyorum.

Dil ve kültür meseleleriyle uğraşan bir devlet adamını görüyorum.

Eğitime kafa yoran bir öğretmeni görüyorum.

Bilimi bir ülkenin geleceğinin temeline koyan bir aklı görüyorum.

Ve bütün bunların arkasında, kendi hayatını bir milletin geleceğine bağlamış bir insan görüyorum.

İşte bu yüzden Atatürk sevgisinin yalnızca duygudan ibaret kalmasını istemiyorum.

Çünkü onu gerçekten sevmek, yalnızca adını güzel cümlelerde kullanmak değildir.

Onun değer verdiği şeylere değer vermektir.

Bilgiye.

Bilime.

Özgürlüğe.

Bağımsızlığa.

Eğitime.

Sanata.

Çalışmaya.

Cumhuriyete.

Ve düşünmeye.

Atatürk'ü sevmek bazen bir kitap açıp saatlerce çalışmaktır.

Bazen bilmediğini kabul etmektir.

Bazen yanlış bildiğini değiştirecek kadar cesur olmaktır.

Bazen ülkenin geleceği için kendi rahatından vazgeçmektir.

Çünkü Atatürk'ün hayatına baktığımda beni en çok etkileyen şey, onun kendisi için büyük bir hayat kurmuş olması değildir.

Kendisini milletinin geleceğine adamış olmasıdır.

Bir insanın ömrünü bundan daha büyük bir şeye bağlayabileceğini düşünmüyorum.

Son söz

Bazen kendime soruyorum

Atatürk bugün yaşasaydı, bizimle ilgili ne düşünürdü?

Bizi över miydi?

Eleştirir miydi?

Hangi konuda kızardı?

Hangi konuda gurur duyardı?

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var.

Onu anlamanın yolu, onunla ilgili bütün soruların cevabını bulmak değil.

Onun bize bıraktığı soruların hala canlı olduğunu fark etmek.

Biz bugün ne kadar okuyoruz?

Ne kadar üretiyoruz?

Bilime ne kadar güveniyoruz?

Çocuklarımıza nasıl bir eğitim veriyoruz?

Cumhuriyetin değerini gerçekten biliyor muyuz?

Bağımsızlığın yalnızca sınırları korumak olmadığını anlayabiliyor muyuz?

Kendi aklımızla karar verebiliyor muyuz?

İşte Atatürk'ün mirası burada.

O bize yalnızca bir devlet bırakmadı.

Bir yön bıraktı.

Bir ölçü bıraktı.

Bir sorumluluk bıraktı.

Ve belki hepsinden önemlisi, kendimize güvenmek için bir sebep bıraktı.

Bugün bir çocuk okula gidiyorsa...

Bir genç üniversitede kendi geleceğini kurabiliyorsa...

Bir kadın kendi hayatı hakkında kendi kararını verebiliyorsa...

Bir yurttaş ülkesinin geleceği hakkında söz söyleyebiliyorsa...

Bir insan bilim öğrenebiliyor, kitap okuyabiliyor, soru sorabiliyor ve kendi aklıyla karar verebiliyorsa...

Bütün bunların içinde Cumhuriyetin görünmez izleri vardır.

Ve o izin arkasında bir insan vardır.

Mustafa Kemal.

Ben bu yüzden Atatürk'ü yalnızca geçmişe ait bir isim olarak düşünemiyorum.

O, geçmişten bugüne uzanan bir düşüncedir.

Bir iradedir.

Bir cesarettir.

Bir başlangıçtır.

Ve belki de en güzel tarafı şudur

Atatürk'ü anlamak için ona hayran olmak yetmez.
Onun bize neden güvendiğini anlamak gerekir.

Çünkü o, kendisinden sonra gelecek kuşaklara güvenerek yürüdü.

Bizim üzerimize düşen ise o güveni boşa çıkarmamak.

Bir milletin en büyük mirası, kendisine bırakılan topraklar değildir.

Kendisine bırakılan düşüncedir.

Toprak korunur.

Devlet korunur.

Bayrak korunur.

Ama düşünce yaşatılmazsa, bütün bunların anlamı zamanla eksilir.

Ben Atatürk'ün bize bıraktığı düşüncenin adını tek bir kelimeyle söylemek zorunda kalsaydım

özgürlük derdim.

Fakat onun özgürlüğü yalnızca istediğini yapabilmek değildi.

Bilgiyle özgürleşmekti.

Akılla özgürleşmekti.

Korkmadan düşünmekti.

Kendi kaderine sahip çıkmaktı.

Ve bir milletin başını kendi gökyüzünün altında, kendi iradesiyle kaldırabilmesiydi.

Bu yüzden Atatürk'ü düşündüğümde bir anıt görmüyorum.

Bir insan görüyorum.

Fakat sıradan bir insan değil.

Kendi çağının karanlığında, kendisinden sonraki çağın ışığını görebilen bir insan.

Ve sanırım büyük insanlar arasındaki en büyük fark da budur

Onlar yalnızca yaşadıkları zamanı değiştirmezler.
Kendilerinden sonra yaşayacak insanların dünyasını da değiştirirler.

Atatürk bunu yaptı.

Biz bugün hala onun açtığı yoldan yürüyoruz.

Ve ben bazen düşünüyorum

Bir insan, ölümünden yıllar sonra bile bir milletin kendisine bakıp geleceğini sorgulamasını sağlayabiliyorsa, o insan gerçekten gitmiş midir?

Hayır.

Bazı insanlar ölür.

Bazı insanlar tarihe geçer.

Bazı insanlar ise bir milletin hafızasına karışır.

Atatürk, bizim hafızamıza değil yalnızca, Cumhuriyetimizin kendisine karışmıştır.

Bu yüzden onunla ilgili konuşurken benim için en doğru cümle, “Onu özlüyoruz” değil.

Daha ağır, daha anlamlı ve daha sorumlu bir cümledir

“Bize bıraktığı emanete layık olmaya çalışıyoruz.”

Çünkü Atatürk'ü sevmek, geçmişe bakıp hayranlık duymak değildir.

Geleceğe bakıp onun kadar cesur olabilmektir !.

Yusuf Tandoğan

Yusuf Tandoğan
Yusuf Tandoğan İlk 1000
@edebiyat • • 17 Aug
4 beğeni
0 yorum
45 görüntülenme

Satır Arası Notlar

Yoruma kullanıcı eklemek için @kullaniciadi yazmanız yeterlidir.

💬 0 Yorum

Henüz bir yorum bırakılmamış

İlk yorumu sen yap!

✨ Hoş Geldin, Okur! ✨