Rafoloji Logo

Rafoloji

Dijital Kitaplığınız

📜

Halka Duyurulur

Yükleniyor...

⚜️

✨ Kar amacı gütmeyen bir ekip tarafından okur ve yazarlar için oluşturuldu.

🌟 Kitapların paradan daha değerli olduğu bir okur topluluğu. Ömür Boyu Ücretsiz ve Reklamsız!

Ücretsiz Kayıt Ol
Gidenin Yolu Uzun, Dönenin Yükü Ağırdır... Çarşıdaki m - Tayeb Salih | Rafoloji
Kuzeye Göç Mevsimi

Kuzeye Göç Mevsimi

Tayeb Salih

Gidenin Yolu Uzun, Dönenin Yükü Ağırdır...
Çarşıdaki mağazanın kepengini indirdiğimde akşam çoktan sokağa yerleşmişti. Eve dönmek için acele etmedim. Günün bütün seslerinden sonra insanın biraz yürümeye, günün ağırlığını üzerinden atmaya ihtiyacı oluyor.

Çarşıdan çıkarken kapalı dükkanların önünde bekleyen kedileri gördüm. Gündüzleri dükkan sahipleri onları besliyor, önlerine su koyuyor, başlarını okşayıp geçiyorlardı. Fakat kepenkler birer birer indiğinde çarşının başka bir yüzü ortaya çıkıyordu. İnsanlar evlerine dönüyor, sokak tenhalaşıyor, kediler ise sabaha kadar aynı kapıların önünde kalıyordu.

Belki gündüzleri doyuyorlardı ama gece yine onların gecesiydi.

Yürüyüşe çıkmadan önce yanıma biraz yem ve su almıştım. Çarşı boyunca kapalı dükkanların önündeki kaplara tek tek su ve yem bıraktım. Kimi kedi uzaktan izledi beni, kimi yaklaşmak için bekledi, kimi de sanki her akşam aynı saatte geleceğimi biliyormuş gibi sessizce yanıma sokuldu.

Son kabın başından kalkıp yürümeye devam ettim.

Çarşının ışıkları arkamda kaldıkça sokakların sesi azaldı. Sahile doğru inerken günün son hareketliliği de yerini akşamın dinginliğine bırakıyordu. Deniz kıyısına ulaştığımda bir süre durup karşıya baktım.

Sonra Aliaport'un önünden geçtim.

Oradan geçen insanları düşünmeye başladım.

Kimi bir yere gidiyordu, kimi bir yerden geliyordu.

Gelenler yanlarında ne getiriyordu?

Bir bavula sığan eşyalar belliydi. Ama insanın bavula koyamadığı şeyler ne oluyordu? Bir insan başka bir yere vardığında yalnızca eşyalarını mı götürürdü? Alışkanlıklarını, korkularını, hatıralarını, dilini, geçmişini de yanında taşımaz mıydı?

Sonra gidenleri düşündüm.

Onlar neleri bırakıyordu?

Bir ev, bir sokak, tanıdık yüzler, alışılmış bir hayat...

Yoksa insan bir yerden ayrılırken kendisinin o yerdeki halini de mi geride bırakıyordu?

Aliaport'un önünden geçerken gelenlerle gidenlerin aslında yalnızca yön değiştirmediğini düşündüm. Her yolculuk, insanın içinde de bir şeyleri yerinden oynatıyordu.

Kimi geldiği yere yeniden alışacaktı.

Kimi gittiği yerde kendisine yeni bir hayat kuracaktı.

Ama asıl soru başkaydı,

İnsan gittiği yere mi uyum sağlar, yoksa gittiği her yere kendisini mi götürür?

Bir süre yürümeye devam ettim.

Sonra Kuzeye Göç Mevsimi geldi aklıma.

Tayeb Salih'in romanında da mesele yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildi.

İnsan uzaklara gittiğinde neye dönüşür, geri döndüğünde ise bıraktığı yere hala ait midir?

Kitabın kapağını zihnimde açtığım anda, Aliaport'un önünde aklımdan geçen bütün o geliş ve gidişlerin aslında aynı sorunun çevresinde dolaştığını fark ettim,

İnsan bir yere vardığında gerçekten varmış olur mu?

-Eve Dönmek, Aynı Yere Dönmek Değildir-

Romanın anlatıcısı yedi yılını İngiltere'de geçirdikten sonra Sudan'daki köyüne döner.

Bu dönüşün kendisinde önemli bir ayrıntı var,

Anlatıcı memleketine dönmüştür ama artık yalnızca memleketine dönmüş biri değildir.

Yedi yıl, insanın yüzünü değiştirmeye yetmeyebilir, fakat dünyaya bakışını değiştirmeye yeter.

Köy aynı köydür.

Nil aynı Nil.

İnsanlar aynı insanlardır.

Fakat dönen adam artık eski adam değildir.

Ravi sordu,

“İnsan değiştiğini ne zaman anlar?”

“Geri döndüğünde.”

Hiç itiraz etti,

“Peki ya döndüğü yer değiştiyse?”

Münzevi, biraz düşündükten sonra konuştu,

“İnsan bazen ikisinin de değiştiğini kabul etmek istemez.”

İşte Kuzeye Göç Mevsimi tam da bu kabul edemeyişin çevresinde dolaşır.

Romanı yalnızca Doğu ile Batı arasındaki çatışmanın hikayesi olarak okumak mümkün. Fakat bu okuma, kitabın derinliğini azaltır. Çünkü Tayeb Salih'in asıl ilgisi iki coğrafyayı karşı karşıya getirmekten çok, o iki coğrafyanın aynı insanın içinde karşılaştığında ne olduğuyla ilgilidir.

Anlatıcı Sudan'a döndüğünde kendisini tamamen yabancı hissetmez. Çünkü burası onun evidir. Fakat tamamen eski haline de dönemez. Çünkü insan uzaklara gittiğinde yalnızca başka yerleri görmez, kendisini de başka bir gözle görmeye başlar.

Bu nedenle romandaki dönüş, bir son değil, yeni bir başlangıçtır.

Çünkü eve dönmekle eve ait hissetmek aynı şey değildir.

İnsan doğduğu yere dönebilir.

Çocukluğunun geçtiği sokaktan geçebilir.

Tanıdığı insanlarla yeniden oturabilir.

Ama bütün bunlar, onun bıraktığı kişi olarak geri döndüğü anlamına gelmez.

Belki de bütün dönüşlerin içinde gizli bir yabancılık vardır.

Gittiğin yer seni değiştirir.

Döndüğün yer ise değiştiğini sana gösterir.

Romanın anlatıcısı tam da böyle bir eşikte durur.

Bir ayağı geçmişinde, diğer ayağı gördüğü dünyanın içinde.

Ne tamamen Sudan'dan kopmuştur ne de Avrupa'da kalmıştır.

Onun asıl ülkesi, iki dünya arasındaki o belirsiz bölgedir.

Ve bu bölge, romanın en güçlü taraflarından biridir.

-Mustafa Sa'eed, Kendini Başkasının Gözünde Aramak-

Sonra Mustafa Sa'eed çıkar karşımıza.

Ve romanın bütün dengesi değişir.

Mustafa Sa'eed'i anlatmak kolay değildir.

Onu yalnızca zeki, gizemli, baştan çıkarıcı ya da trajik bir karakter olarak tanımlamak, romanın ona yüklediği anlamı daraltır.

Çünkü Mustafa Sa'eed, yalnızca kendi hayatını yaşamış bir adam değildir.

O, iki dünyanın birbirine bakışını kendi bedeninde taşıyan bir karakterdir.

İngiltere'ye gider.

Orada yükselir.

Batılıların Doğu'ya ilişkin meraklarını, beklentilerini ve önyargılarını fark eder.

Ve zamanla bu bakışı kendi lehine kullanmaya başlar.

Burada romanın en rahatsız edici sorularından biri ortaya çıkar,

İnsan, kendisini başkasının görmek istediği hale getirirse sonunda kendi kimliğini kaybeder mi?

Mustafa Sa'eed'in trajedisi yalnızca yaşadıkları değildir.

Kendisini bir başkasının gözünde kurmaya başlamasıdır.

Ravi,

“Peki, onu kim yarattı?”

Hiç,

“Kendisi.”

Münzevi başını kaldırdı.

“Belki de başkalarının beklentileriyle birlikte.”

Mustafa Sa'eed'in hikayesini güçlü yapan da budur.

O, Batı'nın karşısına yalnızca Sudanlı bir adam olarak çıkmaz. Kendisine biçilen Doğulu kimliğini kullanır. Böylece sömürgeciliğin yalnızca toprakları ve ekonomileri değil, insanların birbirini nasıl gördüğünü de değiştirdiğini gösterir.

Bu noktada roman, basit bir “Doğu mu üstün, Batı mı?” tartışmasını çoktan geride bırakır.

Çünkü iki tarafın da birbirine ilişkin hazır imgeleri vardır.

Batı, Doğu'yu görmek ister.

Doğu, Batı'ya bakar.

Ve insan, bazen kendi yüzünü bu bakışların arasında kaybeder.

Mustafa Sa'eed'in kadınlarla ilişkileri de bu çatışmanın önemli bir parçasıdır. Fakat burada onu yalnızca bireysel tutkularının peşinden giden bir erkek olarak okumak eksik kalır. İlişkilerinde iktidar, arzu, egzotizm, sömürgecilik ve intikam duyguları birbirine karışır.

Sevgi ile sahip olma arasındaki çizgi silinir.

İnsan karşısındaki kişiyi gerçekten gördüğünde mi sever, yoksa ona kendi zihnindeki anlamı yüklediğinde mi?

Roman bu soruya kolay bir cevap vermez.

Zaten gücü de buradadır.

Mustafa Sa'eed'i yargılamak kolaydır.

Onu anlamaya çalışmak ise daha rahatsız edicidir.

Çünkü onu anlamaya başladığımızda yalnızca bir insanın hikayesini değil, bir çağın yarasını görmeye başlarız.

-Kuzey ve Güney Arasında-

Romanın başlığındaki “kuzey”, yalnızca haritadaki bir yön değildir.

Kuzey, aynı zamanda Avrupa'dır.

Modernliğin, gücün, sömürgeciliğin, cazibenin ve yabancılığın simgesidir.

Güney ise yalnızca Sudan değildir.

Köklerin, geleneklerin, doğduğun yerin, ait olduğun toplumun ve geçmişin alanıdır.

Fakat Tayeb Salih bu iki yönü birbirinden kesin çizgilerle ayırmaz.

Çünkü romanın en önemli başarısı, kuzey ile güney arasındaki sınırı insanın içine taşımasıdır.

Anlatıcı Sudan'a döner.

Mustafa Sa'eed Sudan'dan kuzeye gider.

Biri geri gelirken diğeri başka bir hayat kurmak üzere gider.

İkisinin yolculuğu birbirinin tersidir.

Fakat sonuçları birbirinden bütünüyle farklı değildir.

İkisi de gittikleri yerden etkilenir.

İkisi de döndükleri ya da vardıkları yerde kendileriyle hesaplaşmak zorunda kalır.

Bu yüzden romanın göç meselesi, yalnızca fiziksel hareket değildir.

İnsan bazen bir ülkeden diğerine değil, kendisinden başka bir kendisine göç eder.

Ravi,

“Kuzeyden dönen adam hala güneyli midir?”

Hiç,

“Güneyde doğmuş olması, onun bütün hayatını açıklamaya yetmez.”

Münzevi,

“İnsan doğduğu yere ait olabilir. Ama doğduğu yer, insanın tamamı değildir.”

Bu cümlelerin her biri romanın temel gerilimine açılır.

Çünkü Tayeb Salih ne Batı'yı şeytanlaştırıyor ne Doğu'yu idealize ediyor.

Sudan köyü de kusursuz değildir.

Geleneklerin içinde baskı vardır.

Erkek egemenliği vardır.

Kadının toplumdaki konumuna ilişkin sert gerçeklikler vardır.

Aile, evlilik ve cinsellik üzerinden kurulan toplumsal düzenin sınırları vardır.

Öte yanda Batı'nın modernliği de kurtuluş olarak sunulmaz.

Orada da yalnızlık vardır.

Sömürgeciliğin bıraktığı eşitsizlik vardır.

İnsanların birbirlerini egzotik bir nesneye dönüştürmesi vardır.

Yani roman iki taraf arasında seçim yaptırmaz.

Bize daha zor bir şey söyler,

İki tarafın da insanı eksik bırakabileceğini gösterir.

-Bir Köyün İçinde Bir Dünya-

Romanın gücü yalnızca Mustafa Sa'eed'in hikayesinden gelmez.

Köyün kendisi de romanın önemli karakterlerinden biri gibidir.

Nil'in çevresinde kurulan hayat, insanların birbirleriyle ilişkileri, gelenekler, evlilikler, ölüm, doğum, çalışma ve gündelik hayat, bütün bunlar romanın düşünsel dünyasını taşır.

Tayeb Salih, büyük tarihsel meseleleri yalnızca büyük cümlelerle anlatmaz.

Onları insanların gündelik hayatlarına yerleştirir.

Bu çok önemlidir.

Çünkü sömürgecilik, modernleşme ya da kültürel çatışma yalnızca devletlerin ve tarih kitaplarının meselesi değildir.

Bunlar bir evliliğin içine girer.

Bir aile tartışmasına girer.

Bir erkeğin bir kadına bakışına girer.

Bir çocuğun geleceğine girer.

Bir köyün değişme biçimine girer.

Böylece roman, büyük fikirleri insanın gündelik hayatına indirir.

Ve tam burada kitabın dili de devreye girer.

Tayeb Salih'in anlatımı, şiirsel olmakla birlikte süslü değildir. Nil'in, köyün, sıcaklığın, toprağın ve insanların hayatını anlatırken atmosfer yaratır, fakat atmosferi hikayenin önüne geçirmez.

Romanın ritmi de buna uygundur.

Bazı bölümlerde uzun bir nehir gibi akar.

Bazı yerlerde birden daralır.

Bir an sakin bir köy hayatını izlerken, bir sonraki anda Mustafa Sa'eed'in geçmişinin karanlığına girersiniz.

Bu geçişler romanın ruhuna uygundur.

Çünkü insan hayatı da düzenli ilerlemez.

Bir insanın bugünü, bazen yıllar önce yaşadığı bir olay tarafından ansızın ele geçirilebilir.

Bir isim.

Bir koku.

Bir cümle.

Bir yüz.

Ve geçmiş yeniden bugünün içine girer.

Hiç sordu,

“Bir köyün hafızası olur mu?”

“İnsanların hatırladığı kadar.”

Ravi,

“Ya insanlar unutursa?”

Münzevi,

“O zaman bazı şeyler yaşanmamış gibi görünür.”

Belki de Tayeb Salih'in roman boyunca yaptığı en önemli şeylerden biri budur,

Unutulması kolay olanın aslında en tehlikeli şey olduğunu göstermek.

-Geri Dönüşün Sonrası-

Romanın sonlarına doğru mesele artık “kuzeye gitmek” ya da “güneye dönmek” olmaktan çıkar.

Asıl mesele, insanın kendi içinde nereye ait olduğudur.

Anlatıcı için Mustafa Sa'eed'in hikayesi, yalnızca başka bir adamın başından geçenleri dinlemek değildir.

Kendi hayatına tutulmuş bir aynadır.

Çünkü iki adamın yolları farklı olsa da aynı sorunun çevresinde dolaşırlar,

Başka bir dünyayı gördükten sonra insan kendi dünyasına nasıl döner?

Bu soru bugün hala geçerli.

İnsan artık yalnızca ülkeler arasında hareket etmiyor.

Şehir değiştiriyor.

Dil değiştiriyor.

Çevre değiştiriyor.

İnternette başka hayatlar görüyor.

Başka kültürlerle tanışıyor.

Başka insanların dünyalarını kendi evine kadar taşıyor.

Ve bütün bunların sonunda şu soruyla karşılaşıyor,

Bunca şey gördükten sonra, hala eskisi gibi kalabilir miyim?

Cevap belki de hayır.

Ama değişmek de tek başına kurtuluş değildir.

Mustafa Sa'eed'in hikayesi bunu açıkça gösterir.

İnsan geçmişinden kaçabilir.

Fakat geçmişinin kendisinden kaçması o kadar kolay değildir.

Bazen insan yeni bir hayat kurduğunu sanırken, eski hayatının başka bir biçimini yaşamaya devam eder.

Ravi sessizce sordu,

“Mustafa Sa'eed'in asıl göçü nereye?”

Hiç cevap vermedi.

Münzevi, bir süre sonra konuştu,

“Bence kendisinden kaçabileceğini düşündüğü yere.”

Bu cevapta romanın bütün ağırlığı var.

Çünkü Kuzeye Göç Mevsimi, insanın başka bir ülkeye giderek kendisini değiştirebileceğini değil, kendisiyle hesaplaşmadan yaptığı hiçbir yolculuğun tamamlanamayacağını anlatıyor.

Aliaport'un önünden geçerken düşündüğüm gelenler ve gidenler yeniden aklıma geliyor.

Bir gemiye binen herkesin bir yönü vardır.

Fakat her yolcunun bir de geçmişi vardır.

Gidilen yer değişir.

İnsan değişir.

Fakat insanın taşıdığı bazı şeyler, yolculuğun en sessiz yolcularıdır.

Bavula konmazlar.

Biletleri yoktur.

Ama nereye gidersen git seninle gelirler.

-İnsan Gittiği Yere Kendisini de Götürür-

Çarşıdan çıkarken kapların içine bıraktığım yem ve suyu düşünüyorum.

Gündüzleri dükkanların önünde insanlarla birlikte yaşayan kediler, akşam olduğunda aynı sokakta yalnız kalıyor.

Kepenkler kapanıyor.

İnsanlar gidiyor.

Onlar kalıyor.

Bir süre önce Aliaport'un önünden geçen insanları düşünüyordum.

Şimdi kedileri düşünüyorum.

Giden ile kalan arasındaki farkı.

Birinin yolculuğu başlıyor.

Diğerinin bekleyişi.

Belki de Kuzeye Göç Mevsimi'ni okurken beni en çok etkileyen meselelerden biri bu oldu,

Gitmek kadar kalmak da insanı değiştirir.

Anlatıcı dönüyor.

Mustafa Sa'eed gidiyor.

Biri kuzeyden güneye, diğeri güneyden kuzeye hareket ediyor.

Fakat roman bize yönlerin insanı açıklamaya yetmediğini gösteriyor.

Çünkü insanın asıl yolculuğu haritada görünmüyor.

Kuzey, güney, doğu, batı...

Bunların hepsi insanın dışındaki yönler.

Asıl yön içeride.

Ve insan bazen yıllarca yol aldıktan sonra, başladığı yere değil, kendisine geri dönmek zorunda kalıyor.

Romanın en güçlü yanı da burada.

Tayeb Salih, “Doğu mu Batı mı?” diye sormuyor.

Daha zor bir soru soruyor,

“İnsan, başka bir dünyayı tanıdıktan sonra kendi dünyasında nasıl yaşayacak?”

Bu sorunun cevabı kolay değil.

Belki olmamalı da.

Çünkü Kuzeye Göç Mevsimi'ni değerli kılan şey, okurun eline hazır bir hüküm vermemesi.

Mustafa Sa'eed'i bütünüyle suçlu ya da masum yapmıyor.

Batı'yı bütünüyle düşman ya da kurtarıcı yapmıyor.

Doğu'yu bütünüyle temiz ya da geri kalmış göstermiyor.

İnsanı tek bir kimliğe sığdırmıyor.

Ve belki en önemlisi, bir yere ait olmanın o yerin bütün yanlışlarını kabul etmek anlamına gelmediğini gösteriyor.

Ravi son kez sordu,

“Peki insan nereye ait?”

Bu kez cevap vermedim.

Hiç de sustu.

Münzevi denize baktı.

“Belki insan, kendisi olmaktan vazgeçmediği yere aittir.”

Akşam iyice çökmüştü.

Aliaport'un ışıkları uzaktan görünüyordu.

Gelenler geliyordu.

Gidenler gidiyordu.

Her biri yanında bir şey taşıyor, ardında bir şey bırakıyordu.

Ben ise eve doğru yürümeye başladım.

Ama artık yolun başındaki adam değildim.

Çünkü bazı kitaplar sana yeni bir yer göstermez.

Zaten bildiğin yere başka türlü bakmayı öğretir.

Kuzeye Göç Mevsimi de benim için böyle bir kitap oldu.

Bir göç hikayesi gibi başlayıp kimlik meselesine, bir dönüş hikayesi gibi ilerleyip yabancılaşmaya, iki coğrafyanın karşılaşması gibi görünürken insanın kendi içindeki bölünmeye ulaşıyor.

Ve kitabı kapattığında geriye tek bir soru bırakıyor,

İnsan dünyayı değiştirmek için mi uzaklara gider, yoksa kendisini değiştirdiğini sanmak için mi?

Belki cevap ikisi de değildir.

Belki insan yalnızca gider.

Sonra bir gün geri döner.

Ve döndüğü yerde, geride bıraktığı kişinin artık kendisi olmadığını fark eder.

Çünkü insan gittiği yere yalnızca bedenini götürmez.

Hatıralarını, korkularını, dilini, alışkanlıklarını ve geçmişini de götürür.

Bu yüzden hiçbir yolculuk yalnızca iki şehir arasında gerçekleşmez.

Bazı yollar insanın içinden geçer.

Ve bazı dönüşlerde insan, evine değil,

Kendisine varır.

Not

Bu incelemenin girişinde yer alan Aliaport ve akşam yürüyüşü bölümü, kitabın ruhuna uygun olarak oluşturduğum kişisel kurgudur. İncelemenin geri kalanında ise romanın konusu, karakterleri, temaları ve bende bıraktığı düşünceler üzerinden ilerledim. Ravi, Hiç ve Münzevi'yle yaptığım konuşmalar ise benim iç dünyamda süren bir düşünce alışverişinin yansımasıdır.

Yusuf Tandoğan

✍️ Kitap İncelemesi
★★★★★
4/5
Yusuf Tandoğan
Yusuf Tandoğan İlk 1000
@edebiyat • • 29 Aug
9 beğeni
0 yorum
38 görüntülenme

Satır Arası Notlar

Yoruma kullanıcı eklemek için @kullaniciadi yazmanız yeterlidir.

💬 0 Yorum

Henüz bir yorum bırakılmamış

İlk yorumu sen yap!

✨ Hoş Geldin, Okur! ✨