Rafoloji Logo

Rafoloji

Kültürlü İnsanların Sosyal Kitap Ağı

📜

Halka Duyurulur

Yükleniyor...

⚜️

✨ Kar amacı gütmeyen bir ekip tarafından okur ve yazarlar için oluşturuldu.Ömür Boyu Ücretsiz ve Reklamsız!

🌟 Kültürlü İnsanların Sosyal Kitap Ağı

Ücretsiz Kayıt Ol
İnsanın En Ağır Eşyası Hafızasıdır... İnsanın hayatı - Yusuf Tandoğan | Rafoloji
BEYNİM YORMA BENİ

BEYNİM YORMA BENİ

Yusuf Tandoğan

İnsanın En Ağır Eşyası Hafızasıdır...

İnsanın hayatındaki en büyük savaşların çoğu, kimsenin görmediği yerlerde yaşanır. Ne bir meydanı vardır bu savaşların ne de kazananı ilan eden bir ses. İnsan bazen gece herkes sustuğunda, kendi zihninin içinde kendisiyle karşı karşıya kalır. Dışarıdan bakıldığında yalnızca oturuyordur, oysa içinde yıllar önce kapanmış bir kapının önünde beklemekte, söylenmemiş bir cümlenin ağırlığını taşımakta, geri alınamayacak bir kararın etrafında dönüp durmaktadır. Bazı savaşlarda insanın karşısında bir düşman yoktur, yalnızca artık değiştiremeyeceği bir geçmiş vardır. Ve geçmiş, yenebileceğimiz bir şey değildir. Çünkü insan geçmişiyle savaşırken aslında zamana karşı savaşır, zaman ise hiçbir mahkemenin geri çağırabileceği bir tanık değildir.

“Keşke” bu savaşların en sessiz silahıdır. Geçmişte söylenemeyenlerin, yapılmayanların, biraz daha kalınsaydı belki değişebilecek şeylerin sonradan aldığı biçimdir. İnsan bazı hatalarını yaptığı anda değil, onların artık düzeltilemeyeceğini anladığı anda fark eder. O yüzden pişmanlık çoğu zaman geçmişe değil, geçmişte hala mümkün sandığımız bir geleceğe duyulan özlemdir. Bir kapının önünde dururuz, kapı çoktan kilitlenmiştir ama elimiz hala tokmağın üzerindedir. Bazı kapılar kapanmaz, insan yalnızca bir gün onları yeniden açamayacağını anlar. İşte o an, pişmanlık hafızanın içindeki yerini bulur.

Sonra ölüm gelir. İnsan için bütün anlamları yerinden oynatan o büyük sessizlik. Birinin nefesi kesildiğinde, onunla birlikte bütün dünya susacakmış gibi düşünürüz. Oysa sokak aynı sokaktır. Bir pencere açılır, bir dükkan kepengini kaldırır, bir otobüs durağa yanaşır, bir bardakta çay soğur. Hayat, kaybımızı anlamak için bize beklemez. Belki ölümün en ağır taraflarından biri de budur. Bir insanın içindeki dünya yıkılırken dışarıdaki dünya bunu fark etmez. Birinin yokluğu, başka birinin sabahını geciktirmez.

Ama insanın dünyası bir kez değişmiştir. Aynı sokağın köşesinden geçer, fakat artık başka bir yere bakıyordur. Aynı masaya oturur, fakat karşısındaki boşluk eskisinden daha büyüktür. Aynı saati duyar, fakat o ses artık yalnızca zamanı değil, birlikte geçirilen bir zamanı da ölçmektedir. Kayıp, çevremizdeki eşyaları değiştirmez, onların içimizdeki anlamını değiştirir. Bir sandalye sandalye olarak kalır, fakat bir zamanlar oturan kişinin ardından boşluğu taşımaya başlar.

Belki de bu yüzden eşyalar insandan daha uzun yaşar. Masanın üzerinde unutulmuş bir bardak, askıda kalmış bir palto, sayfası açık bırakılmış eski bir kitap, çekmecenin içinde yıllardır dokunulmayan bir anahtar... Hiçbirinin hafızası yoktur ama hepsi bizim hafızamıza dokunur. Eşyalar geçmişi taşımaz. İnsan, geçmişini taşıyamadığında onu eşyalara bırakır. Bir fincanın çatlağına bir sabahı, bir kitabın arasına bir sesi, bir ceketin cebine bir dokunuşu saklarız. Sonra yıllar geçer ve o eşya, bizim için eşya olmaktan çıkar, geçmişin sessiz tanığına dönüşür.

İnsanı asıl yoran da bazen hatırlamak değildir, hatırladığında hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini bilmektir. Hafıza tuhaf bir evdir. İçinde odalar vardır, bazılarına yıllarca girilmez. Sonra hiç beklemediğin bir koku, bir şarkı, bir eşyanın yüzeyindeki çizik o odanın kapısını açar. İçeride her şey bıraktığın gibidir. İnsan yaşlanır, şehir değişir, insanlar eksilir, ama hafızanın bazı odalarında zaman ilerlemez. Orada bir ses hala aynı cümleyi söyler, bir yüz hala aynı yere bakar, bir el hala masanın üzerinde durur. Hafıza, geçmişi saklamaktan çok zamanı dondurmanın bedelini insana ödetir.

Bu yüzden bazı kayıplar bir kez yaşanmaz. Bir insanı kaybettiğimiz gün bir kez yas tutarız, sonra onun adını bir yerde gördüğümüzde, sesini andıran bir ses duyduğumuzda, ona ait bir eşyaya dokunduğumuzda, onun oturduğu sandalyenin boşluğunu fark ettiğimizde başka bir yasın kapısı açılır. Fakat her hatırlayış aynı acıyı getirmez. Zaman bazı yaraları kapatmaz, onların etrafında yeni bir hayat kurmayı öğretir. Acı ortadan kalkmaz, biçim değiştirir. İlk gün göğsümüze çöken ağırlık, yıllar sonra bir fotoğrafın kenarında duran sessizliğe dönüşür. İnsan unutmaz, yalnızca hatırlamanın içinde nefes almayı öğrenir.

Yas da bunun için yalnızca ağlamak değildir. Yas, bir insanın yokluğunu hayatın geri kalanına yerleştirme çabasıdır. Onun artık gelmeyeceğini bilerek kapıya bakmamaktır. Telefonun çalmayacağını bilerek ekrana dönmemektir. Bir haberi artık onunla paylaşamayacağını fark etmektir. Ölüm, insanı yalnızca bir kişiden ayırmaz, o kişiyle birlikte kurulmuş küçük gelecekleri de ortadan kaldırır. Birlikte içilecek kahveler, gidilecek yerler, söylenecek sözler, ertelenmiş buluşmalar... Bazı ölümler, yaşanmamış anıların da mezarını açar.

Belki pişmanlığın en derin yeri burasıdır. İnsan çoğu zaman yaptığı şeylerden çok, yapmadığı şeylerle hesaplaşır. Söylenmeyen bir “kal”, ertelenen bir ziyaret, gurur yüzünden uzatılmayan bir el, “sonra konuşuruz” denilerek geçiştirilen bir cümle... Hayatın en ağır yüklerinden bazıları büyük hatalar değildir, önemini o anda bilmediğimiz küçük ihmallerdir. Çünkü insan geleceğin sonsuz olduğunu sanarak yaşar. Oysa hayatın bize verdiği hiçbir “sonra” garantili değildir.

Bir gün anlarız ki hayat, büyük anlardan çok küçük ayrıntıların toplamıdır. Birlikte içilen sıradan bir çayın, kapıdan çıkarken söylenen kısa bir cümlenin, mutfaktan gelen bir sesin, aynı odada hiçbir şey konuşmadan oturmanın değeri insanın elinden çıktıktan sonra büyür. İnsan kaybettiği şeyin kıymetini bazen ona sahipken değil, onun artık yalnızca hatırlanabilir olduğunu öğrendiğinde anlar. İşte zamanın insana kurduğu en incelikli tuzak budur. Önemli olanı sıradan gösterir, sıradan olanı ise kaybettikten sonra vazgeçilmez kılar.

Bu nedenle insan yalnızca yaşadığı yıllarla yaşlanmaz. İçinde taşıdığı “keşke”lerle, geri dönemediği sokaklarla, artık arayamayacağı insanlarla, bir daha açılmayacak kapılarla da yaşlanır. Yüzümüzdeki çizgilerden önce hafızamızda çizgiler oluşur. Her kayıp, insanın içine görünmeyen bir iz bırakır. Bazıları derinleşir, bazıları zamanla silikleşir, fakat hiçbirinin üzerinden bütünüyle geçilmez. Çünkü insanın içinde geçmişe ayrılmış bir yer vardır ve orada hayat sona ermiş olsa bile bazı şeyler varlığını sürdürür.

Yine de insan yalnızca kayıplarından ibaret değildir. Yasın içinde kalmakla yasla birlikte yaşamayı öğrenmek arasında büyük bir fark vardır. Birincisinde insan geçmişin kapısında bekler, ikincisinde kapıyı kapatmadan yoluna devam eder. Unutmak zorunda değildir. Affetmek zorunda da değildir. Her şeyi anlamlandırması bile gerekmez. Bazen insanın yapabileceği en büyük şey, cevabını bulamadığı bir soruyla yaşamayı öğrenmektir.

Çünkü bazı acıların bir açıklaması yoktur. Bazı ayrılıkların adil bir zamanı, bazı ölümlerin hazırlandığımız bir anı, bazı pişmanlıkların telafisi bulunmaz. Hayat her eksikliğe karşılık vermez. Bazen elimize yalnızca sessizlik kalır. Ve insan, sessizliğin içinde kendisine şu soruyu sormayı öğrenir, Bütün bunlardan sonra nasıl biri olacağım?

Belki asıl mesele de budur. Yaşadığımız kayıpların bizi yalnızca eksiltmesine izin vermemek. Gidenlerin ardından kendimizi de götürmemek. Geçmişin içinde yaşamadan geçmişi yanımızda taşıyabilmek. Çünkü iyileşmek, eksilen yeri doldurmak değildir. Eksikle yaşamayı öğrenirken kendini de kaybetmemektir.

Bir gün eski bir eşyanın başında dururuz. Belki bir fincan, belki bir kitap, belki artık kimsenin giymeyeceği bir palto. Ona bakarken geçmiş yeniden yanımıza oturur. Bir anlığına zaman geri dönmüş gibi olur. Sonra eşyanın hala orada, insanın ise artık olmadığını fark ederiz. O anda anlarız, Eşyalar kalmayı bilir, insan gitmeyi. Fakat insanın gerçek sınavı, gidenlerin ardından kalanlarla ne yapacağıdır.

Belki hayatın bize öğrettiği en ağır hakikat budur. Her şeyi yanımızda götüremeyiz. Ne insanları, ne zamanı, ne yaşanmamış ihtimalleri, ne de bazı cümleleri. Geriye yalnızca içimizde bıraktıkları kalır. Bu yüzden insanın ardında bıraktığı en büyük miras, sahip olduğu şeyler değil, başkalarının zamanına değdiği biçimdir.

Birinin hayatında bir anlığına bile olsa iyi bir yer olmuşsak, orada bizden bir şey kalır. Birinin yükünü hafifletmişsek, bir yalnızlığın yanında sessizce durmuşsak, söylenmesi gereken bir sözü zamanında söylemişsek, bir insanın hayatına korku değil güven bırakmışsak, ölüm bile o izi bütünüyle silemez. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra yaşamaya devam etmez, onların başkalarının içinde bıraktığı davranışlar yaşamaya devam eder.

Ve belki insanın bütün savaşlardan sonra kendisine soracağı son soru şudur. “Ben giderken arkamda ne bırakacağım?” Bir eşyanın sessizliğini mi, bir pişmanlığın ağırlığını mı, yoksa bir başkasının hayatında eksilmeyecek küçük bir iyiliği mi?

Çünkü sonunda hepimiz bir gün bir odadan çıkacağız. Ardımızdan kapı kapanacak. Masada bir bardak, rafta bir kitap, askıda bir palto kalacak. Dünya ise bizim yokluğumuzu anlamak için durmayacak. Fakat bir yerlerde, bir insanın hafızasında, bizimle ilgili küçük bir şey yaşamaya devam edecek. Belki bir cümle, belki bir bakış, belki zor bir günde hatırlanan bir iyilik.

İnsan ölümden sonra eşyalarında değil, başkalarının içinde bıraktığı değişimde yaşamaya devam eder. Bu yüzden hayatın gerçek ölçüsü kaç yıl yaşadığımız değil, dokunduğumuz zamanları nasıl değiştirdiğimizdir. Geriye ne kadar kaldığımız değil, biz gittikten sonra içimizden ne kadarının başkalarının hayatında yürümeye devam ettiğidir.

Ve belki ölüm, insanın bütün hikayesini bitiren son nokta değildir. Belki yalnızca kendi sesinin sustuğu, fakat başkalarının içinde bıraktığı yankının başladığı yerdir. Bu yüzden insanın dünyadaki en büyük sorumluluğu ölümsüz olmak değil, geçici olduğunu bilerek kalıcı bir iz bırakmaktır.

Çünkü insan gider.

Eşyalar kalır.

Ama asıl mesele, insan gittikten sonra bir başkasının hayatında hangi duygunun eksileceğidir !.

Yusuf Tandoğan

Yusuf Tandoğan
Yusuf Tandoğan İlk 1000
@edebiyat • • 04 Sep
6 beğeni
0 yorum
31 görüntülenme

Satır Arası Notlar

Yoruma kullanıcı eklemek için @kullaniciadi yazmanız yeterlidir.

💬 0 Yorum

Henüz bir yorum bırakılmamış

İlk yorumu sen yap!

✨ Hoş Geldin, Okur! ✨